|
Miraç, peygamber efendimizin Mekke de bulunan mescidi haramdan Kudüs de bulunan mescidi aksaya, oradan göklere ve daha nice alemlere seyahat ettiği mucizedir. Peygamberimizin mucizeleri saymakla bitmez. Ama üç tanesi en büyüğüdür. Bunlar, kuranı kerim, miraç ve şakul kamer (ayın bölünmesi) dir. Bunlardan birini inkar etmek cenabı hakkın kudret-gücünü inkar etmektir. Zira miraç hadisenin anlatıldığı isra suresinde Allah Teala “ kendisine bir takım ayetlerimizi göstermek için, kulu Muhammedi gecenin bir cüzünde mescidi haramdan mescidi aksaya yürüten Allah bütün noksanlıklardan münezzehtir” buyurarak iki şeye dikkatimizi çekmektedir. 1- Bu mucize kulun (peygamberin fiili değil) Allah ın işidir. Dolayısıyla inkar etmek Allah ın gücünü inkar etmek demek olur. 2- Allah bütün noksanlıklardan münezzehtir. Yani, hiçbir noksanlık yoktur. İman esaslarından birincisi Allah a imandır. Hepimiz Allah a iman ediyoruz (inanıyoruz). Ama nasıl inanacağımızı bilmiyoruz. Allah a iman şöyle olacak. Allah vardır, Allah birdir, bütün güzelliklere sahiptir, hiçbir noksan sıfatı yoktur. Bir kul Allah a böyle inanmadıkça mümin olamaz. Miraç mucizesini inkar etmek de Allah ın gücünü inkar etmektir. Yani Allah ın noksan yönü olduğunu ileri sürmektir. Bunu yapan insan mümin ve Müslüman olamaz. Miraç mucizesine hz. Ebu Bekir gibi inanmak Müslümanlığın gereğidir. Hani ona kafirler, bu mucizeden haber verince Muhammed in deli olduğunu düşünüp inanmaktan vaz geçer ümidiyle gelip “senin arkadaşın, geceleyin gökleri gezdiğini söylüyor” demişlerdi. O, cevap olarak “bunu omu söylüyor” deyince heyecanla “evet” demişler. Aldıkları cevap karşısında apışıp kalmışlardı “o söylüyorsa doğrudur”. Dikkatinizi çekerim. Daha ayet inmemiş. Sadece peygamberin verdiği habere iman böyle. Bu iman ona sıddıklık makamını kazandırmış ki, bu makam peygamberlikten sonraki en büyük makamdır. O yüzden hz. Ebu Bekir peygamberlerden sonra insanlığın en üstünüdür. Ya ayete iman nasıl olmalı? Bu girişten sonra, miraç mucizesini özetleyip, birkaç noktaya dikkatinizi çektikten sonra asıl konumuza döneceğim. Miraç yılı hüzün yılı. Peygamberimiz en büyük iki hâmisini (destekçi ve koruyucusunu), yani eşi hz. Hatice ve amcası ebu talibi kaybetmiş. Onlar vefat edince müşrikler zulmü hat safaya çıkarmış. Müslümanlar evlerinde abluka ve ambargo altında. Yiyecek yok, su yok, alış veriş yapmak yok. Zayıf müminler atların ardına bağlanıp çölde sürükleniyor, parçalanıyor, sıcak kumlara yatırılıp üstlerine kayalar koyuyorlar. Üstünr birde…. Ogün peygamberimiz tâife gitmiş. Taiflileri islama davet ediyor, yani onların hidayete - cennete girmesi için çabalıyor. Ama onlar onu kovuyor, yollarına diken ve kül döküyor, çapulcuları üzerlerine salıyorlar. Yolda yürüyemeyecek kadar yoruluyor. Bir bağ evine sığınıyor. Ama Allah habibi ile beraber. Yukarı bakıyor, üzerinde bir bulut onu gölgelendiriyor. Bulutta Cebrail a.s. “yâ Muhammet! Allah dağlar meleğini emrine verdi, bende emrindeyim. Dile, Mekke ve taifi kanatlarıma alıp lut kavmine yaptığımı yapayım ve onları yerin dibine geçireyim”. Dağlar meleği, “yâ Muhammet! Ne emredersen yerine getirmeye hazırım ben. Eğer Ebu kubeys ve Kaynakan denilen şu iki yalçın dağın Mekkeliler üzerine çökerek birbirine kavuşmasını (ve müşrikleri topluca yok etmesini) dilersen (onu da emret)” dedi. Peygamberimiz, ne cebraile, nede dağlar meleğinden bir şey istemiyor. Direk rabbine yöneliyor ve… “Yâ rabbi. Onlar beni bilmiyorlar. Sen onları doğru yola eriştir” diye taşlayan ve taşlatanlara gül atıyor. Taif den dönüş. Yani en sıkıntılı günün sonu. O kadar sıkıntılı ki, hz. Aişe validemiz “ya rasulallah, uhuddan daha sıkıntılı bir günününz varmı?” diye sorunca taifi anlatıyor. Uhud ki, peygamberimizin dişi kırılmış, yorulmuş, ashabına hitap etmek için bir kayanın üzerine çıkacak, ama ona bile beşeri takati kalmamış,ashapdan onlarca arkadaşı şehit olmuş bi gün. Ve ondan daha şiddetli olan taif günü. O günün dönüşünde, halası olan, ümmühani lakablı Atike binti Ebi Talib hazretlerinin evinde müsafir oluyor. En üzüntülü, en sıkıntılı, en dertli anında habibini teselli etmek, bu sıkıntıların sonundaki ferahlığı göstermek, cennetini ve cemalini göstermek isteyen mevlamız, cebraili bir Burak (cennet bineği) la beraber peygamberimize davetçi olarak gönderiyor. Peygamberimiz yeni abdest almış. Ordan çıkıp kabeyi tavaf ediyorlar, sonra kudüse – mescidi aksaya intikal ediliyor. Bütün peygamberler orada hazır. Onlara imam olup, 2 rekat namaz kıldırıyorlar. Bütün peygamberler miracı tebrik ediyor. Sonra göklere ve daha nice alemlere yolculuk başlıyor. Birinci Kat sema. Öyle bir yerki, bütün yıldızlar, gezegen ve galaksiler orda. Ve henüz bilim orayı tam olarak keşfedemedi. Dünyaya nazaran büyüklüğü, yüzüğe nazaran çölüm büyüklüğü gibi. Allah resulünün ifadesiyle,Semanın her bir katı diğerine nazaran, çöldeki yüzük misali büyük. Bütün semaya nazaran arşın büyüklüğü keza. Arşa nazaran kürsün büyüklüğüde öyle. Peygamberimiz buraya geldiği zaman saf tutmuş melekleri görüyor. Allahın huzurunda divan durmuş melekler. Tıpkı namazdaki gibi. İkinci kat sema. Burdada melekler tekbir alıyorlar. Ve her bir kat çıkıldığında namazın bir rüknün ifa eden melekleri görüyor. Meleklerin bulunduğu son kata geldiklerinde meleklerin selamlaştığını, esselamu aleyküm ve rahmetullah dediklerini görüyor. Ordan ilerde melek yok. Hatta bi noktadan sonra Cebrail a.s bile ileri geçemiyor. Ordan ilerisi zaman ve mekanın tükendiği yer. Ve peygamberimiz cenabı hakkın huzurunda. Zatı ecelli a’layı, o cemali, o celali gören peygamberimiz, o güzellik karşısında adeta sarhoş olur. Kendinden geçer. Ve mevlayı şöyle selamlar. “ettehıyyâtü lillâhi ves-salavâtü vet-tayyıbât” yani “malla, bedenle ve hem mal hemde bedenle yapılan tüm ibadetler Allah içindir”. Allah Teala habibinin selamına “es-selamu aleyke eyyuhen-nebiyyu ve rahmetullahi ve berekâtuh” yani “selamet, rahmet ve bereket üzerine olsun ey nebi” diye karşılık veriyor. Tüm bu konuşmalar melekler tarafından işitiliyor. Selamlaşma faslı bitti. Tüm melekler peygamberimizin Allahtan ne isteyeciğini merak ediyor. Ne istedi dersiniz? Doğar doğmaz ümmetini isteyen, hayatı boyunca onlar için çalışan, berat gecesi tüm ümmetine şefaat hakkı alana kadar şabanı şerif boyunca yüzü gülmeyen peygamber elbette ordada ümmetini istiyor. Ve “esselamu aleynâ ve alâ ıbadillahis-salihıyn” yani “selamet (sadece benim değil, benimle beraber) bizim ve Salih kulların olan ümmetlerin üzerine olsun” deyince bütün melekler , bu istek karşısında peygamberimizin büyüklüğünü tasdik ediyor ve hep bir ağızdan “eşhedü en lâ ilahe illallah. Ve eşhedü enne muhammeden abduhü ve resulüh” diyorlar. Ve ondan sonra Allah ile peygamberimiz arasında 90.000 cümle konuşma geçiyor. Dikkat kuranı kerimde 6666 cümle var. Bazı ayetlerde 2-3 cümle olduğunu düşünürsek kuranı kerimde en fazla 20 000 cümle eder. Bunun nerdeyse 5 katı bir konuşma. Bu konuşmadaki bir konuşmaya dikkatinizi çekmek istiyorum. Allah en doğrusunu bilir ama peygamberimiz orda cenabı hakdan ümmetinin de miraç nimetine kavuşmasını istiyor. Madden mümkün olmayan bu nimeti, manevi olarak cenabı hak ümmeti Muhammed e hediye ediyor. Nedir o? Cevap: “müminin miracı namazdır”. Bir kul, namaz için kalktığı zaman, ruhu direk birinci kat semadaki meleklerin makamına çıkıyor. Tekbir alınca ikinci kat ve her rükunde bir kat daha yukarı çıkıyor. Selam verdiği zamansa melekler aleminin en üst seviyesindeki makamdadır artık. Ordan ilerisi peygamberimizin ilerlediğidua ve cenabı hakla konuşma makamı. Yani bir kul namaz kılarak Allaha meleklerin bile yaklaşamadığı kadar yaklaşıyor. Ne büyük nimet değilmi? Dua için el kaldırdığı zaman, artık Allah ile aralarıda sadece kulluk perdesi kalıyor. 70 000 engel ortadan kalkıyor. Ama hangi namaz? Allahu ekber deyip elleri kaldırdığında, dünyayı arkasına atanların ve namaz içinde dünyayı düşünmeyenlerin namazı. Arada şeytan vesvese verdği zaman, namaz içinde tekrar kendine gelenlerin namazı. Yoksa, daha namaza başlar başlamaz, dünyevi hesaplar ve düşünceler içinde olan, namazda ticaret yapan, namazdan sonra yapacağı işleri düşünenlerin namazı değil. Hz. Alinin namazı. Hz.Ali (a.s.), namaz için abdest alırken vücudunda hafif bir titreme başlardı Rabbin huzuruna çıkmanın verdığı aşk ile. Mihrabda ibadete başladığında ilahi azametin korkusu bütün vücudunu sarar kendisinden geçerdi, secdeleri uzatır akıttığı gözyaşları seccadesini ıslatırdı. Savaşların birinde İmamın mubarek ayağına bir ok isabet ediyor, oku çıkarmak çok acı vereceğinden ne yapacaklarını şaşırıyorlar, Hz.Zehra’nın teklifiyle, İmam namaz kıldığı zaman oku ayağından çıkarıyorlar, Hz.Ali (a.s.) namazda akıl, kalb ve bütün varlığıyla öyle rabbine yönelmiş, yaradanla sohbet aşkı O’nu öyle mest eylemiş ki oku ayağından çıkardıklarını dahi fark etmiyor, namaz bittikten sonra kendisine oku çıkardıklarını söylüyorlar. Ve böyle namaz kılan bir zat, “Allah ım namazlarımdaki hatalarımdan sana sığınıyorum” diye tevbe ediyor. Ya bizim namazlarımız. Ruhumuzun semaya çıkması bir yana, seccadeden bile ileriye gidemediği namazlarımızın hali ne olacak. Namazdayken bile nasıl günah işleyeceğimizi hesap ettiğimiz namazlarımız? Hele bir hadisi şerif varki…. “Kimin namazı, kılanı kötülüklerden alıkoymazsa, o namaz onu sadece Allah dan uzaklaştırır” buyuruyor. İşte iki namaz arasındaki fark. Biri miraç oluyor, Allaha o kadar yaklaştırıyorki, melekler bile o kadar yakın değil. Diğeri Allahtan uzaklaştırıyor. Bizim namazımız hangisi? Hiç olmazsa ömürümüzde bir kere miraç olacak namazımız olsun. O dikkatte kılalım. Şimdi bir başka hususa dikkatinizi çekmek istiyorum. Miraç ne zaman gerçekleşmişti? Peygamberimizin en sıkıntılı, en zor ve en dar zamanında değil mi? Buradan bize ne mesaj var peki? Bir sıkıntıya, derde, eleme düştüğünüz zaman namazla Allaha yönelin mesajını alıyormuyuz? Yoksa sıkıntılarımızı yeni sıkıntılarla (mesela hastalıktan para harcayarak kurutlmak) mı çözmeye çalışıyoruz? Daha önceki yazılarımızdan birinin başlığı “derman, derdi verende” y di. Doğru bir söz değil mi sizce? En dar ve sıkıntılı zamanlarımızda bir miraç etmemiz, Allahın huzuruna varıp el açmamız, dua etmemiz ve namaz kılmamız gerekmez mi? Hacet namazları bunun içindir. Üstelik cenabı hak “ey iman edenler! Allahtan salat ve sabır (namaz ve oruç) ile yardım isteyiniz” buyuruyor. Farz ve nafile namazlar bizim için en büyük derman, en güçlü ilaçtır. Allahın selam, rahmet ve bereketi üzerinize olsun. Kandiliniz mubarek olsun. hazırlayan: Zafer ÇELİK msn:
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
Bu yazı www.mektebihavas.com sitesi için zafer çelik tarafından kaleme alınmıştır. Lütfen yazıyı beğendiyseniz, siteyi kaynak göstererek mail listenizdeki herkese dağıtınız.
|